Açıköğretim Adalet
Adalet 1. Yarıyıl Dersleri
Adalet 2. Yarıyıl Dersleri
Adalet 3. Yarıyıl Dersleri
Adalet 4. Yarıyıl Dersleri
Eğitim Setleri
Eğitim Videoları
İçerik Tarihi: 23-01-2014

12 Eylül Darbesinden Sonra Dış Politika Konusu

12 Eylül Darbesinden Sonra  Dış  Politika Konusu


1979 dan itibaren yumuşamanın yerini, İkinci Soğuk Savaş olarak adlandırılan ve ABD ile SSCB arasındaki gerilimin tırmanışa geçmesine sahne olan gelişmelere bırakması, blok politikalarının belirleyiciliğini tekrar gündeme getirdi. Blok üyesi ülkelerin blok liderlerine bağımlılığını artırarak, daha özerk dış politika izleyebilmek için manevralar yapabilme imkânlarını daralttı.

 Bu çerçevede, Türkiyenin 1970ler boyunca kademeli biçimde artan dış politikadaki görece özerkliği, genel uluslararası dinamiğin etkisiyle azaldı.
Buna ek olarak, Türkiyenin özellikle 1970lerin ikinci yarısında girdiği büyük siyasal ve ekonomik kriz ülkenin Batı bağlantısını zayıflatmıştı.

 Hâlbuki uluslararası alandaki yeni gerilimler, ABDnin istikrarlı bir Türkiyeye olan ihtiyacını artırmıştı. 12 Eylül Askerî Darbesi ve sonrasında kurulan askerî yönetim, ABD tarafından hiç vakit kaybedilmeden desteklendi. Türkiyenin ABD ile ilişkilerinde hızlandırılmış bir tamiratın yaşandığı bu süreçte, ABD Türkiyeye ihtiyaç duyduğu siyasal, ekonomik ve askerî desteği verdi. AETnin aksine, ABD bu yıllarda Türkiyede demokrasinin durumunu, insan hakları ihlallerini ve siyasi alanda tesis edilen askerî vesayeti hiç sorgulamadı.


ABD ile ilişkilerde yaşanan bu “yeniden ısınma” dönemi, 1983te yapılan çok partili seçimlerle Türkiyede sivil yönetime geçişten sonra da sürdü. İktidara gelen Anavatan Partisinin (ANAP) “yeni sağ” yaklaşımı, ABDnin o yıllarda izlediği politikalarla çok büyük bir uyum içindeydi. Dahası Başbakan Turgut Özal, ABD ile ilişkilerin geliştirilmesine büyük önem vermekteydi.


1980lerde Türkiye üzerindeki Amerikan etkisi tekrar artmaya başlamakla birlikte, bu durumun, hiçbir şekilde, 1964 öncesi tek yönlü dış politikaya dönüş olarak yorumlanması mümkün değildir. “Çok yönlülük” tercihi değişmemecesine dış politikanın merkezine oturmuştur. Dış politikada ABDnin ağırlığında bir artış olmakla birlikte, bu temelde dünya dengelerindeki değişimin bir sonucu olmuştur.


Bu durumun en temel göstergesi, 12 Eylül askerî yönetimi gibi net bir komünizm karşıtlığı söylemi bulunan bir dönemde bile, SSCB ile ilişkilerde ciddi bir sorun yaşanmamış, tersine Türkiyeye yönelik Sovyet yardımlarının sürekli artmış olmasıdır. Benzer politikalar Özal döneminde de sürdürülmüş, SSCBden doğal gaz alımı gibi milyarlarca dolarlık projeler hayata geçirilmiştir.


Turgut Özalın başbakanlığı sırasında, ekonomik ve ticari konuların dış politikanın oluşturulmasında eskiye nazaran daha belirleyici hâle gelmesi söz konusu olmuştur. Aslında ilk olarak 19781979da iktidarda bulunan Ecevit hükümeti tarafından uygulamaya sokulan ve savunulan bu yaklaşım Türkiyenin ikili ilişkilerinde ekonomik meselelere çok daha fazla önem verilmesi gerektiği tezine dayanmaktaydı.

Bu durum Türkiyenin 24 Ocak 1980 kararlarıyla benimsediği yeni ihracata dayalı büyüme modelinde de karşılık buldu. Türkiye ihracatını arttırabilmek için yeni pazarlar arayışmdaydı. Pazar arayışları da ikili ilişkilerde ekonomik boyutun önemini artırmaktaydı. Özellikle Özal döneminde başlayan, dış gezilere işadamlarının götürülmesi uygulaması hızla benimsendi ve bundan sonraki dönemlerde tüm hükümetler tarafından uygulandı.


Dış politikanın ekonomik boyutunun yükselişi, kendisini Türkiyenin Orta Doğu ile ilişkilerinde de gösterdi. Orta Doğudaki özellikle muhafazakâr Arap rejimleriyle ilişkilerini geliştirmeye çalışan Türkiye bunda hayli başarılı olmuştur.

 Petrol krizi sonrasında hızla zenginleşen Arap sermayesini Türkiyeye çekmek, Arap ülkeleri pazarlarına daha fazla ihracat yapabilmek ve daha avantajlı koşullarda petrol satın alabilmek gibi ekonomik hedefler, Türkiyenin Orta Doğu politikasını şekillendiren etkenler oldu. 12 Eylül sonrasında Türkiyenin, ABDnin “yeşil kuşak” politikaları çerçevesinde muhafazakârlaştırılmaya çalışılması da bu dinamiğin içe dönük yansımalarını oluşturdu.


1980lerde Türkiyenin ekonomi odaklı yeni politikasının en başarılı biçimde Iran ve Irak ile ilişkilerde uygulandığı görülmektedir. İki ülke arasında 1980de başlayan savaşta tarafsız kalan Türkiye her iki ülkeye de büyük miktarlarda ihracat yaparak ekonomisini düzeltme yolunda büyük avantaj sağlamıştır.


Türkiyenin dış politikasının 19641980 döneminde yeniden kurgulanmasının doğal sonuçlarından biri de İsraille ilişkilerin soğumasıydı. İsrailin Kudüsü 1981de başkent ilan etmesini tanımayan Türkiye, ilişkileri 2. kâtip seviyesine düşürdü ve Kudüsteki başkonsolosluğunu kapattı. İsrailin 1982de Lübnanı işgal etmesini şiddetle kınadı. Filistinlilere daha fazla destek verildi ve Türkiye İslam Konferansı Örgütünde ilk defa çok etkili bir rol oynama çabasına girdi.


12 Eylül yönetimi, Batıcı dış politika uygulamalarında büyük bir değişiklik yapmamasına rağmen, içerdeki bazı uygulamalarıyla Türkiyenin Batı Avrupadaki imajının son derece olumsuz bir hâle gelmesine yol açmıştır. 12 Eylül yönetiminin antidemokratik, insan haklarına tamamen aykırı uygulamaları sonucunda Türk dış politikasını da etkileyen bir insan hakları sorunu ortaya çıkmıştır. Bu durum Türkiyenin özellikle Avrupa devletleriyle ilişkilerinde büyük sıkıntılar yaratmıştır.

 Askerî yönetim tüm Batılı ülkeler tarafından tanınsa da insan haklarının yoğun bir biçimde ihlal edilmesi sebebiyle zamanla Avrupa ülkelerinden tepkiler yükselmeye başlamıştır. Bu durum hem Türkiyenin ikili ilişkilerinde hem de AET, Avrupa Konseyi gibi kurumlarla ilişkilerinde büyük sorunların çıkmasına neden olmuştur. İnsan hakları meselesi Türkiyenin AETye üyelik sürecini durdurmak isteyen AvrupalI ülkeler tarafından da Türkiyeye karşı bir koz olarak kullanılmıştır.


Türkiye AET ilişkilerinde 1970lerin sonunda büyük bir tıkanma yaşanmıştı. Ecevit Hükûmetinin aksine, Demirel Hükûmetinin 1980 sonbaharında tam üyelik başvurusu için hazırlık yaptığı sırada gerçekleşen askerî darbe, sürecin tamamen kesintiye uğramasına neden olmuştur. Aslında askerî yönetim tam üyelik sürecinin tamamlanması yönünde bir politika izlenmesinden yana olduğunu belirtmiştir.

 Ancak Türkiyenin siyasi durumunu gerekçe gösteren Avrupalı ülkeler Ankara Anlaşmasından kaynaklanan yükümlülüklerini bile yerine getirmemişlerdir. Üstelik 1981de tam üye olmasının ardından, Yunanistan Türkiyenin tam üyelik sürecini baltalamak için her türlü gayreti göstermiştir.

Özal yönetiminin 1987de AETye tam üyelik başvurusu yaparak donan ilişkileri tekrar canlandırma politikası ise çok sınırlı sonuçlar vermiştir. 1980lerin ortalarından itibaren Doğu Bloku ülkelerinde başlayan demokratikleşme hareketleri ve rejim değişiklikleri, AETnin öncelikle bu ülkelerle ilişkilerini geliştirmeye ağırlık vermesine yol açmıştır. Türkiyenin üyeliği konusu ise sürekli sürüncemede bırakılmıştır.

Bu dönemde AETnin Türkiyeye tavsiyesi, demokratikleşmeye ve ekonomik reformlara hız vermek ve tam üyelikten önce gümrük birliğini tamamlamak olmuştur. Tam üyelikten bir süreliğine ümidini kesen Türkiye gerçekten de gümrük birliğine yoğunlaşacak ve taraflar arasında 1 Ocak 1996dan itibaren gümrük birliği tesis edilecektir.

 Fakat artık Avrupa Birliği (AB) adını almış olan örgütün, Türkiyeye genişleme perspektifi içinde yer vermemesi, 1997deki Lüksemburg Zirvesinden sonra ilişkilerin gerilmesine yol açacaktır. ABnin 1999daki Helsinki Zirvesinde Türkiyeye “aday ülke” statüsü vermesiyle 2000li yıllar boyunca Türkiyenin siyasi ve ekonomik hayatını yakından etkileyecek “AB Gündemi” yeniden ortaya çıkacaktır.

 

 

Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi 2 Eğitim Seti İçin Tıklayınız...