Açıköğretim Adalet
Adalet 1. Yarıyıl Dersleri
Adalet 2. Yarıyıl Dersleri
Adalet 3. Yarıyıl Dersleri
Adalet 4. Yarıyıl Dersleri
Eğitim Setleri
Eğitim Videoları
İçerik Tarihi: 17-01-2014

Dil ve Toplum Konusu

DİL VE TOPLUM KONUSU


Dilin toplumsal bir iletişim sistemi olması, toplumla ilgili birçok ögenin dilde de karşılık bulmasına sebep olur. Toplumsal statü, yaş, eğitim, toplumsal roller, cinsiyet vb. toplumsal ögeler, bireylerin dil davranışlarını da etkilemektedir. Dil, idrakî olduğu kadar toplumsal bir süreçtir. Bu nedenle dili biçimlendiren birtakım toplumsal etkenlerden söz etmek ve iletişimi yorumlarken bu etkenleri de dikkate almak gerekir. Toplum, dil kullanımını iki yönde kontrol eder. Birincisi bir dizi norm üretir. Bu normları az ya da çok öğrenir ve takip ederiz. İkincisi normlara uymak için motivasyon sağlar. Bu tür bir motivasyon, içinde bulunulan toplumsal duruma uygun konuşma biçimlerinin seçilmesine yardımcı olur (Hudson, 1996: 119). Toplumsal ögelerin, dil kullanımı üzerinde izlenebilen etkilerini toplum-dil bilim incelemektedir.


İnsanlar farklı toplumsal ortamlarda, farklı amaçlar için, farklı dil biçimlerini kullanırlar. Örneğin birey, isteme eylemini gerçekleştirmek için evde, okulda, resmî ya da samimi bulduğu ortamlarda aynı dilin farklı değişkelerini ya da biçimlerini kullanabilir. Konuşma ortamına ve iletişime katılanların durumuna göre tercih edilen bu konuşma biçimlerinin her birine durumsal dil türü denir. Dilde görülen bu tür çeşitlilikler çoğu durumda, iletişim içindeki bireylerin eğitimleri, statüleri, toplumsal rolleri, kültürel arka planları, toplumsal güçleri, cinsiyetleri gibi toplumsal ögelerin etkisi ile meydana gelir. Dil kullanımını etkileyen ve sözcelerin anlamlandırmasında belirleyici olan tüm bu ögeleri genel olarak toplumsal bağlam diye adlandırmak mümkündür. Toplumdilbilim çalışmaları varyantlaşmayı (çeşitlilik) önemsediği için çeşitliliğin gerçekleştiği her türlü toplumsal bağlama değer verir.


Toplumdilbilim çalışmalarında bölgesel diyalektlerin yanı sıra toplumsal diyalektlerin yani sosyolektlerin varlığına da vurgu yapılmaktadır. Bu bağlamda bir bölgeden diğerine farklılaşan konuşma biçimleri bulunduğu gibi bir toplumsal katmandan diğerine, bir cinsten diğerine ya da bir eğitim düzeyinden diğerine değişebilen konuşma biçimlerinin de olduğu ve bir insanın birden fazla konuşma biçiminin olup bunlardan hangisini ne zaman kullanacağına dair bir dizi toplumsal belirleyenin bulunduğu gibi ilgi çekici konular üzerinde durulmaktadır (Trudgill, 2000; Wardhough 1998).
Bireylerin hangi toplumsal bağlamlarda hangi konuşma biçimlerini tercih ettiği ya da tercih edilen konuşma biçimlerinin birtakım toplumsal anlamlara sahip olup olmadığı da dil ve toplum arasındaki ilişkinin bir yönünü oluşturur. Konuşurken neyi nasıl söyleyeceğimiz, hangi cümle türlerini, hangi sözcükleri ya da sesleri kullanacağımız yönünde bir dizi tercih yaparız. Nasıl söylediğimiz de en az ne söylediğimiz kadar önemlidir. Zamir kullanımında sen/siz tercihi, hitap biçimleri, nezaket stratejileri vb. dil bilimsel tercihler, içinde toplumsal anlam ve mesajları da barındırmaktadır (Wardhaough, 1998; König 1990). Eklemeli bir dil olan Türkçede bu tür tercihler, yalnız sözlüksel birimlerden değil birtakım son ekler üzerinden de izlenebilmekte, dinleyiciye dayanışma, yakınlık ya da tersine mesafe ve farklılık yönünde mesajlar vererek ifadenin yorumunu etkileyebilmektedir.


Aile büyüklerinizle, yaşıtlarınızla, resmî kurumlardaki görevlilerle ne şekilde konuştuğunuzu, onlarla konuşurken hangi hitap biçimlerini kullandığınızı ve bu kullanımların toplumsal anlamlarını değerlendiriniz.
Sosyolekt ya da sosyal diyalekt denilen kavram, belirli sosyal gruplar tarafından kullanılan konuşma biçimlerini karşılamak üzere kullanılmaktadır. Örneğin cinsiyet, yaş, ekonomik düzeye göre çeşitlilik gösteren konuşma biçimlerinden her biri birer sosyolekttir.

Dil kullanımı üzerinde etkili olan toplumsal unsurlardan biri de konuşan bireyler arasındaki toplumsal mesafedir. Toplumsal mesafe, konuşur ve dinleyici arasındaki toplumsal sınırı derinleştirerek konuşurun otoritesine ve toplumsal statüsüne dinamizm kazandırır. Bu nedenle kimi bağlamlarda, dinleyiciye aradaki toplumsal sınırı ve statü farkını hatırlatmak ve hissettirmek için konuşur tarafından özellikle kullanılır: “Ayşe Hanım, bu evrakları en kısa zamanda çoğaltın.” “Ayşe bu evrakları en kısa zamanda çoğalt. ” Bu tür çeşitlilikler, bir konuşma durumunda konuşurun dinleyici ile olan ilişkisi ve bizzat kendilerini nasıl tanımladığı ile ilgili ipuçları da verir (Giles ve Coupland, 1991: 3).


Toplumsal mesafe veya yakınlık bağlamında önemli bir kuram olan bağdaştırma kuramından da kısaca söz etmekte yarar var. İnsanlar birbirleriyle konuşurken konuşmaları birbirine benzer hâle gelir. Yani konuşurun tarzı konuştuğu kişinin stili ile birleşir. Bu süreç konuşma bağdaşması olarak adlandırılır. Bu da özellikle konuşur hitap ettiği kişiden hoşlanmışsa ya da onu memnun etmek istiyorsa gerçekleşir. Konuşma tarzını karşıdakine yaklaştırmak bir bakıma kibarlık stratejisidir. Yani hitap edilenin tarzı kabul edilebilir ve taklit etmeye değer anlamına gelir (Holmes, 1992: 255). İnsanlar beğendikleri insanların konuşmaları ile kendi konuşmalarını bağdaştırdıkları gibi bunun tam tersini yaparak konuşmalarını farklılaştırabilirler. Farklılaştırma, genellikle konuşurların görüş ayrılığı yaşadığı durumlarda, politik nedenlerle ya da statü üstünlüğünü vurgulamak, ilgi çekmek gibi kaygılarla yapılabilir (Holmes, 1992: 297, 298). Durumu basit bir örnekle somutlaştıralım. Uzun yıllar önce memleketinden ayrılan ve eğitimini, standart dilde ve büyük şehirlerde alan bir kişinin, kendi yöresine döndüğünde yöresel ağızla konuşmayı tercih etmesi, çevresindekilere yakınlık ve dayanışma mesajı verecektir. Aynı kişinin, edindiği standart biçimle konuşmayı tercih etmesi ise karşı tarafta toplumsal mesafenin derinleştiği hissini uyandırabilir.


Dil ve toplum arasındaki ilişkinin bir başka görünümü de toplumsal nezakettir. Toplumsal nezaket mesafe, saygı, dayanışma, yakınlık vb. toplumsal ilişkilerin iletişim kodunda birtakım karşılıklar bulduğu ve birden fazla stratejisi olan bir olgudur. Dil bilimsel açıdan nazik olmak, kişilerle aramızdaki toplumsal ilişkinin gereklerine uygun biçimde konuşmaktır. Uygun olmayan dil bilimsel seçimler kaba olarak düşünülür (Holmes, 1992: 97). Levinson, nezaketin üç ana stratejisinden bahseder: Negatif nezaket, pozitif nezaket ve örtük nezaket (Brown ve Levinson: 2004). Bu stratejiler ‘onur’ kavramıyla yakından ilişkilidir.


Negatif nezaket, toplumsal statü ve mesafeye farkındalık gösterilen; konuşurun dinleyiciyle arasındaki toplumsal mesafeyi koruduğu, daha resmî stratejilerden oluşur: Kapıyı kapatabilir misiniz? Lütfen evrakları imzalayın vb. Negatif nezaket dinleyici üzerinde baskı oluşturmamak ve istenilen işi yapıp yapmamak konusundaki özgürlük alanını daha geniş tutmak amacıyla gerçekleştirilen nezaket stratejilerini içine alır; konuşur ve dinleyici arasındaki toplumsal mesafenin fazla olduğu durumlarda kullanılır. Burada negatif, olumsuzluk anlamında değildir. Negatif nezaket stratejilerinin iletişim ortamına çıkışı daha dolaylı ifadelerle gerçekleşir: Pencereyi açabilir misiniz?


Pozitif nezaket ise, sosyal mesafenin azaldığı, yerini yakınlığın ve dayanışmanın aldığı, daha az resmî stratejilerden oluşmaktadır: Abla şunu ver, ekmeği uzat sana vb. Buradan hareketle, toplumsal statü ve mesafeye farkındalık kadar, toplumsal yakınlık ve dayanışmaya farkındalığın da nezaket olgusunun bir parçası olduğu anlaşılır. Örtük nezaketle kastedilense konuşurun dinleyiciyi baskı altına al madan, isteğini örtük bir biçimde, sezdirerek anlatmasıdır (Brown ve Levinson, 2004). Sezdirmeler, genellikle doğrudan söylenmesi konuşur tarafından çekinceli görülen durumlarda tercih edilmektedir. Bu strateji, ifadeyi yumuşatabileceği gibi doğrudan reddedilme riskini de büyük oranda azaltır.


Nezaket stratejilerinden hangisinin kullanılacağı toplumsal belirleyenlere, özellikle de konuşur ve dinleyici arasındaki toplumsal ilişkilere; ayrıca mesajın içeriğine göre de belirlenir. Konu birçok disiplinle ilgilidir; ancak bu disiplinlerin başında toplumdilbilim gelir (Brown ve Levinson, 2004).


Toplum ve dil ilişkisini etkileyen ögelerden biri de toplumsal ağdır. Toplumsal ağ, bir kişinin diğer insanlarla yaşadığı ilişkiler toplamı ya da bireylerin etrafında oluşan ilişki örüntüleri (Milroy, 1987: 105) biçiminde tanımlanabilir. İnsanlar arasındaki ilişkilerin yapısı ve türü farklılık gösterir. Bu ilişkiler yakınlık/kaynaşma biçiminde ise bu yoğun ve çok yönlü bir toplumsal ağa işaret eder. Bunun anlamı toplumsal ağdaki kişilerin birçoğunun birbiri ile yakın olması ve bu yakınlığın çok yönlü olmasıdır. Örneğin iki kişinin hem iş arkadaşı hem de komşu olması gibi. Yoğun toplumsal ağların norm oluşturucu bir rolü vardır; insanlarla gerçekleştirilen her iletişim, bir çeşit sorumluluk duygusu geliştirir ve bu durum, bu ağdaki insanları baskı altına alır. Toplumsal ağ içinde oluşan bu normlar toplumsal normlara da karışır. Örneğin ağdaki kişiler dayanışmayı göstermek üzere daha yerel konuşurlar. Bireylerin konuşmalarının, onların ait olduğu sosyal ağlarla ilişkili olması şaşırtıcı değildir. Yetişkin insanlar birden fazla sosyal ağa ait olduklarında, bir ağdan diğerine geçtiklerinde, farkında olmadan konuşma biçimlerinin de değiştiği gözlenir (Holmes, 1992: 204).


Dille toplumsal kimlikler ve toplumsal roller arasında da ilişki vardır. Bireylerin toplumsal kimlikleri, bütün toplumsal rollerinden oluşan karmaşık bir yapıdır. Bu kimlikler bazen bireylere dayatılmakta; bazen de kendileri tarafından seçilmektedir. Kimlikler kişilerin milliyeti, eğitimi, yaşı, cinsiyeti gibi birçok unsurla ilgili olabilir. Toplumsal kimlikler dinamiktir. Eğitim, tecrübe vb. nedenlerle değişebilmektedir. Dil ise kimliklerin göstergesidir. Konuştuğumuz insanlar hakkında, sadece dillerinden yola çıkarak bilgi sahibi olabilir, muhatabımızın diline bakarak nereli, nasıl ve hangi görüşten olduğunu tahmin edebiliriz (Develi, 2006: 32). Kullandığımız kelimeler; konuşma tarzları gibi, toplumsal rollerimiz ve kimliklerimiz hakkında ipucu vermektedir.


Dil, toplumsal kimliklerin şekillendirilmesinde de önemli roller üstlenir. Her yenilenme ve yeni bir söylem inşa etme faaliyeti dille başlar. Bu nedenle bağımsızlığını kazanan ülkelerde dil, bağımsız kimlik inşasının en temel aracı olarak görülür ve bu doğrultuda dil politikaları geliştirilir. Bunun en tipik örneklerinden biri, 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin dağılmasından sonra yeni kurulan Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan gibi ülkelerin, kendi dillerini resmî dil ilan etmeleri ve ulusal kimliklerini, ulusal dilleri ekseninde oluşturmalarıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan İsrail’in millî kimliklerinin bir göstergesi olarak 2000 yıldır dinî metinler ve klasik literatür dışında kullanılmayan bir dil olan İbraniceyi yeniden diriltme girişimi, ulus kimliklerinin oluşturulmasında dilin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Cumhuriyetin ilanı sonrasında, 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyetinin (Türk Dil Kurumu) kurulması ve Türk dil devrimi ile dilimizdeki Arapça ve Farsça sözcüklerin dilden ayıklanarak bu sözcüklerin yerlerini alabilecek Türkçe sözcüklerin türetilmeye çalışılması, ayrıca Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilmesi, yeni kurulan Türk devletinin kimlik inşasının yönünü de göstermektedir. Dil ve alfabe, millî kimliklerin oluşturulmasında ve yönünün belirlenmesinde kritik öneme sahip unsurların başında gelir.

Türk dil devrimiyle ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek istiyorsanız Zeynep Korkmaz'ın Türk Dili Üzerine Araştırmalar I adlı kitabındaki makalelerini gözden geçiriniz. (Ankara:Türk Dil Kurumu Yayınları, 1995)


Dil kullanımı üzerinde etkili olan bir diğer toplumsal olgu da toplumsal sınıf ve gruplardır. Bu konuda verilen en tipik örneklerden biri, toplumsal sınıf farklılıklarının keskin sınırlarla ve çok belirgin bir şekilde oluştuğu Hindistanda, her bir kastın diğerinden farklı konuşma özelliklerine sahip olduğu, bir bakıma kast diyalektlerinin var olduğudur (Trudgill, 2000: 34).


Toplum dil bilimin son zamanlarda üzerinde durduğu konulardan biri de kadın ve erkeklerin dillerinde yapı, söz varlığı, tarz gibi farklılıkların olup olmadığıdır. Toplumdilbilim açısından cinsiyet, yalnız biyolojik değil, toplumsal gerçeklikte ve dil üzerinde yansımalar bulan toplumsal bir olgu olarak görülür. Söz gelimi kadınların, konuşmalarında leylak rengi, cam göbeği, vişne çürüğü gibi ayrıntı bildiren renk isimlerini erkeklere göre daha fazla kullanma eğiliminde olduğu söylenir (Wardhaugh, 1998: 319). Diğer yandan, kadınların erkeklere göre daha dolaylı konuşma biçimlerini tercih ettikleri Lakoff’tan (1973) bu yana iddia edilegelmiştir. La koff, kadınların dolaylı biçimler kullanmalarını, sonraları çokça eleştirilen kadınların güçsüzlüğü teziyle açıklamıştır. Ancak dolaylılık her zaman güçsüz olmaya işaret etmeyebilir. Tannen (1994: 79), dolaylılığın salt cinsiyetle ilişkilenen ve kültürlerden bağımsız bir olgu olmadığı düşüncesindedir. Ona göre erkekler de kadınlar kadar dolaylı konuşabilirler; ancak farklı durumlarda farklı yollarla dolaylı olma eğilimindedirler. Bazı dillerde ise kadınların, erkeklerin kullandığı biçimlere oranla daha eski biçimleri kullandığı gözlenmiştir. Günümüze kadar Türkçe üzerine yapılan birçok çalışmada, kadınların erkeklere oranla daha nazik oldukları, standart biçimleri kullanmaya daha eğilimli oldukları sonuçlarına ulaşılmıştır (Duman ve Karasu, 1999; Bayyurt, 1999). Temelde tüm bu sonuçlar, kadınların ve erkeklerin farklı sosyalleşme süreçleri yaşamalarından kaynaklanmaktadır.


Cinsiyetin biyolojik olarak değil toplumsal bir olgu olarak incelenmesine ilişkin, tarihseledebî metinlerimiz üzerinden bir örnek vererek konuyu biraz somutlaştırmaya ve örneğimizi dil kültür toplum ilişkisi bağlamında yorumlamaya çalışalım. Türk dilinin önemli eserlerinden biri olan Dede Korkut Hikâyelerinde, kadınların ve erkeklerin birbirleriyle konuşma ve birbirlerine hitap etme biçimlerine bakıldığında hikâyelerin oluşma sürecini kapsayan tarihî dönem içerisinde Türk kadınının toplum konumu ve dil davranışlarıyla ilgili bazı çıkarımlarda bulunmak mümkündür.


Dede Korkut H dan tanımak Dede Korkut Hikâyelerinde ortaya çıkan kadın tipi İslamiyet öncesi Türk toplumsal yapısını daha fazla yansıtmaktadır. Dede Korkut Hikâyelerinde kadın, dahil olduğu her toplumsal bağlamda çekinmeden konuşabilmekte, duygu ve düşüncelerini, tercihlerini açıkça dile getirmekte, evlilik kurumu içerisinde kadının görüşleri dikkate alınmaktadır. Örneğin Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinde, Bayındır Han’ın verdiği büyük davette, evladı olmadığı için kara çadıra oturtulan Dirse Han’ın yaptığı ilk iş, otağına dönüp karısı ile konuşmak, fikirleşmek olur.
se Han, hikâyedeki ifadeyle, dişi ehlinüh sözüyle hareket eder ve dileğine ulaşır. Kadın ve erkek arasındaki bu dayanışma, günümüz toplumsal yapısı içerisinde sıradan gibi gözükse de hikâyelerin biçimlendiği dönem için önemli olmalıdır. Çünkü, Dede Korkut Hikâyelerinden uzun yıllar sonra, 19. yüzyıl sonlarında yazılan Türk romanlarında bile kadınlar sıkça susma eğilimi göstererek bir roman dekoru gibi dururlar. Bu kadınlar, kendi kaderini çizme, tercihlerini yaşama geçirme gücüne sahip değillerdir. İstedikleri kişilerle evlenemez, birçok engelle karşılaşırlar (bkz. Següzeşt, İntibah). Oysa Dede Korkut Hikâyelerinde kadın, kiminle evleneceğine kendi karar verir. Evleneceği kişinin kahramanlığını, yiğitliğini sınar; onunla savaşır, güreşir. Örneğin Bay Büre Beyoğlu Bamsı Beyrek hikâyesinde Banı Çiçek; Karı Kocaoğlu Kan Turalı hikâyesinde de Selcen Hatun evlenme kararına bu yolla ulaşır. Dede Korkut Hikâyelerinde erkeklerin kadınlara hitapları ve kadınerkek konuşma parçaları, kadınların toplumsal rolüne, toplumsal organizasyon içindeki yerine ve dönemin aile yapısına dair ipuçları vermektedir. Kadının, erkeğin gözündeki konumunu algılayabilme noktasında Dirse Han’ın eşine hitabı önemlidir:


Berü gelgil başum bahtı, evüm tahtı!/Evden çıkub yöriyende selvi boylum/ Toplugm da sarmaşanda kara saçlum /Kurlu yaya benzer çatma kaşlum /Koşa badem sıgma yan tar agızlum /Güz almasına benzer al yanaklum /Kadunum, ziregüm, dölegüm.
Bu metinden de anlaşılacağı gibi Dirse Han için hanımı başının bahtı, evinin tahtıdır. Bu ifadeler kadına duyulan saygıyı tanıklamaktadır. 16. yüzyılda Kanunî tarafından yazılan aşağıdaki gazeli okurken dildeki değişimle birlikte benzer söz kalıplarının kullanıldığını da görebilirsiniz.


Celîsi halvetim varım habîbim mâhı tâbânım Enîsim mahremim varım güzeller şâhı sultânım
Hayâtım hâsılım ömrüm şarâbı kevserim adnim Bahârım behcetim rûzum, nigârım verdi handânım
Neşâtım işretim bezmim çerâğım neyyirim şem'im Turunc u nâr u nârencim benim şem'i şebistânım
Nebâtım sükkerim gencim cihân içinde bîrencim Azîzim Yûsufum varım gönül mısrındaki hânım
Sitanbulum Karamanım diyârı milketi Rûmum Bedahşânım u Kıpçak’ım u Bağdâdım Horasânım
Saçı vavım kaşı yayım gözü pürfitne bîmârım Ölürsem boynuna kanım meded hey nâmüselmânım
Kapında çünki meddâhım seni medh iderim dâim Yürekpürgam gözüm pürnem Muhibbîyem hoşelhânım Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman)

 

 

Türk Dili Eğitim Seti İçin Tıklayınız...