Açıköğretim Adalet
Adalet 1. Yarıyıl Dersleri
Adalet 2. Yarıyıl Dersleri
Adalet 3. Yarıyıl Dersleri
Adalet 4. Yarıyıl Dersleri
Eğitim Setleri
Eğitim Videoları
İçerik Tarihi: 13-01-2014

Dolandırıcılık Konusu

Dolandırıcılık Konusu


TCK’nın 157. maddesine göre “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan” kişi cezalandırılır.
Dolandırıcılık, malvarlığına karşı işlenen suçların en tipik örneğini oluşturmaktadır. Günümüzde çok fazla işlenen bir suçtur. Bunun nedenini, bir yandan ticarî hayattaki gelişmelerde, öte yandan da yağmalama içgüdüsünün ortaya çıkış biçimlerindeki incelikte aramak gerekir.


Söz konusu suçun özü, bir kimseyi failin veya başkalarının menfaatine kendi mal varlığında bir azalmayı gerektirecek aktif veya pasif bir davranışa sevkeden aldatmadan ibarettir.
Mağdurun hileli şekilde elde edilen rızası dolandırıcılık suçuna özelliğini verir ve bu suçu hırsızlık ve güveni kötüye kullanma suçlarından ayırır. Gerçekten bu sonuncu suçlarda öncelikle mağdurun rızasının yokluğu aranır. Zira hırsızlıkta failin şeye, onu elinde bulunduranın iradesine aykırı olarak zilyet olması, güveni kötüye kullanmada ise zilyetin, malike ait bulunan yetkilere yine malikin rızası olmaksızın sahip çıkması, bu yetkileri kullanması söz konusudur. Oysa dolandırıcılıkta fail, hileli davranışlarla mağdurun kendisine zarar vermesini, yani bir şeyi teslim etmesini, bir yükümlülüğü üstlenmesini, bir hakkından vazgeçmesini sağlar. Bir başka deyişle, dolandırıcılık suçunda mağdurun kendi malvarlığı yönünden zararlı, başkalarının malvarlığı yönünden yararlı olan bir tasarrufta bulunması sağlanmaktadır.
Bütün bu söylenenlerden de anlaşılacağı üzere, hırsızlık sadece taşınır mallar üzerinde işlenebildiği halde, dolandırıcılık taşınır ve taşınmaz mallar üzerinde işlenebilir.
Dolandırıcılık yağma suçu ile büyük bir benzerlik göstermekte ise de, bundan da farklıdır. Bilindiği üzere yağma, cebir veya tehdide başvurarak bir kimsenin faile veya başkalarına bir menfaat sağlayacak şekilde bir şey yapmaya veya yapmamaya zorlanmasından ibarettir. Dolandırıcılık ile bu suç arasındaki temel fark, birincisinde mağdurun hileli yollarla malvarlığına ilişkin bir tasarrufta bulunmaya sürüklenmesine karşılık, ikincisinde mağdurun cebir veya tehditle böyle bir tasarrufta bulunmaya zorlanmasıdır. Yani birincisinde mağdurun iradesi hile ile, ikincisinde ise cebir veya tehdit ile bozulmuştur.
Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, dolandırıcılık suçunu öngören hükümlerin amacı, sadece malvarlığını korumak değil, aynı zamanda malvarlığına ilişkin işlemler yönünden irade özgürlüğünü de korumaktır.


A. Bu suçu herhangi bir kimse işleyebilir. Failin belirli kişiler olması ağırlaştırıcı neden sayılmıştır (TCK. m.158, f.1, b. h, i)
 

B. Bu suçun pasif süjesi, ihlâl edilen ve malvarlığını oluşturan varlıkların sahibi olan kişi veya kişilerdir.
Daha sonra da belirtileceği üzere, Kanunumuz bu suçun oluşması için zarar gören varlıkların sahibi olan kişi veya kişilerin aldatılmasını şart koşmadığından, aksine başkasına ait varlıklar üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip kişilerin aldatılmasıyla da bu suç işlenebileceğinden suçun pasif süjesi ile aldatılan kişi her zaman aynı kişi olmayabilir.
 

C. Dolandırıcılık en karmaşık suçlardan biridir. Zira çok değişik fiillerle işlene- bilmektedir. Kural olarak en zeki suçlular olan dolandırıcıların hayal gücü, bu sinsi suçu çok değişik şekillerde ortaya koyabilmektedir.
 

Kanunda yer alan tanımdan hareketle bu suçun maddî unsurunun üç unsurdan oluştuğu söylenebilir:
a. failin “hileli davranışlar” da bulunması,
b. mağdurun aldatılması ve
c. aldatma sonucunda mağdurun malvarlığı yönünden bir zarar doğması ve buna karşılık fail veya başka bir kişi yönünden bir menfaatin (yararın) elde edilmesi.
 

a. Önce hileli davranışların anlamı ve ne tür davranışların hileli sayılabileceği üzerinde durmak gerekmektedir. Önceleri gerek doktrin gerek uygulama özel hukuk hilesi ile ceza hukuku hilesi arasında bir ayırım yapmaktaydı.

Buna göre
Özel Hukuk Hilesi: Mağduru aldatmış olması yeterli bulunan hiledir.
Ceza Hukuku Hilesi: Sahte fiilleri geçerli göstermeye yönelik bir sahneye koymanın varlığının gerekli kabul edildiği hiledir.

özel hukuk hilesinin varlığı için mağdurun aldatılmış olması yeterli sayılıyordu. Bu aldatma herhangi bir araç ile gerçekleştirilebilirdi. Hatta basit bir yalanla bile bu mümkündü.
Oysa ceza hukuku hilesi, yani dolandırıcılık için ise daha fazla bir şey, bir başka deyişle sahte fiilleri geçerli göstermeye yönelik bir sahneye koymanın varlığı gerekli kabul ediliyordu.
Uzunca bir süredir özel hukuk hilesi ile ceza hukuku hilesi ayırımı önemini kaybetti. Nitekim bu ayırımın esasını oluşturan sosyal ilişkiler anlayışının, ticarî özgürlük ile başkalarının iyi niyetini kötüye kullanmayı, bir başka deyişle ticarî özgürlükle çeşitli sözleşmelerde veya anlaşmalarda aldatmaya veya hileye başvurma yetkisini birbirine karıştırdığı ifade edilmiş ve hiç bir vatandaşın hilekârların insafına terkedilemeyeceği, dolayısıyla sınırlı zekâya sahip olan kişilerin dahi kanun tarafından korunması gerektiği ileri sürülmüştür.
Sosyal ilişkilerle ilgili ortak anlayıştaki bu değişikliğin dolandırıcılık suçu üzerinde büyük etkileri oldu ve böylece söz konusu suçun kapsamı, önceleri bu suça dahil sayılamayan bir kısım fiilleri de kapsayacak biçimde genişledi.


Benzeri bir gelişme hukukumuz yönünden de söz konusudur. Nitekim mülga Ceza Kanunu, başlangıçta hile ve desiselerin (saniaların) başkalarını kandıracak mahiyette olması ve başkalarının iyi niyetinden yararlanılmasını şart koşuyordu. 1990 tarihinde yapılan değişiklikle başkalarının iyi niyetinden yararlanma şartı terk edildi. Yürürlükteki Kanun ise, daha da ileri giderek, sadece hileli davranışlardan söz etmekte bu davranışların aldatmaya elverişli olmaları şartını aramamaktadır.


Bu ön açıklamalardan sonra hileli davranış üzerinde durmak gerekmektedir. Bu tür bir davranış, ikna etmeye yönelik sözlerle gerçeği gizlemek, yani doğru sanılmasına elverişli olan akıl yürütmeleri içeren bir yalan şeklinde olabileceği gibi, olmayanı varmış gibi, olanı yokmuş gibi göstererek gerçeğin gizlenmesi şeklinde de olabilir. Bir başka deyişle hileli davranışlar, doğrudan aldatılanın psişiğini etkilemek şeklinde olabileceği gibi, sahte bir maddî görünüm yaratarak dış gerçekliği etkilemek şeklinde de olabilir.


Oysa söz konusu ayırımı reddeden bir hukuk düzeni yönünden başkasının zararına ve failin veya üçüncü bir kişinin lehine menfaat sağlamaya yönelik olması, yalanın hile sayılması için yeterlidir. Bunun genel olarak aldatmaya elverişli olması gerekmez. Yalan aldatmış ise hiledir.
Bu noktada üzerinde durulması gereken bir husus da, susmanın hileli davranış sayılıp sayılmayacağıdır. Kanunun hileli davranışlarla mağduru “aldatmak”tan söz etmesi ve hilenin akla daha çok icrai davranışı (hareketi) getirmesi nazara alınarak, susmak suretiyle dolandırıcılık suçunun işlenemeyeceği düşünülebilir. Ancak dolandırıcılık ihmalî davranışlarla da işlenebilir.

Yeter ki, bu tür davranış mağduru hataya düşürsün. Susmak suretiyle bu suçun işlenebilmesi için,
1. susmanın mağduru aldatmış olması ve
2. susmakla kanundan, sözleşmeden veya genellikle iş ilişkilerindeki iyi niyet kuralından kaynaklanan hukukî bir yükümcülülüğün ihlal edilmiş olması gerekir.
Yürürlükteki Ceza Kanunu, önceki Kanunun aksine hileli davranışların kandırabilecek nitelikte olmasını şart koşmamaktadır. Bu itibarla failin hileli davranışları mağduru aldatmış ise cezalandırılmalıdır. Böyle bir anlayışın çok kaba, açık olan hilelerin de cezalandırılması sonucunu doğurmasından endişe edilmekte ise de, aksine bir anlayış, asıl korunmaya ihtiyacı olan kimseleri, yani aklen zayıf ve saf olan kimseleri cezaî korumadan yoksun bırakacaktır.

b. Failin davranışı mağduru aldatmalıdır: Yani failin hileli davranışları mağdurun yanılmasının nedenini oluşturmalıdır.
Mağdurun aldanması, failin hileli davranışlarından değil, doğrudan mağdurun kendisini ilgilendiren bir nedenden ileri gelmiş olabilir. Örneğin, malın esas değerini bilmeyen bir kimseden bu malın çok ucuza satın alınması durumunda olduğu gibi. Böyle durumlarda dolandırıcılık suçundan söz edilip edilmeyeceği sorusuna cevap verebilmek için
1. mağduru aldatmak ve
2. mağdurun aldanmasından yararlanmak arasındaki ayırımdan hareket etmek gerekir. Hataya düşürme (aldatma) ipotezinin yanı sıra, sadece kişinin esasen var olan hatasından (aldanmasından) yararlanma ipotezini de açıkça öngören kanunların (Danimarka ve İsviçre Kanunlarının) aksine yürürlükteki Ceza Kanunu sadece aldatma ipotezini öngörmüştü. Buna göre kişide esasen var olan aldanma durumundan yararlanmayı dolandırıcılık olarak cezalandırmak mümkün olmayacaktır.


Aldanma, tamamen zihinsel bir olgudan ibaret bulunduğundan, dolandırıcılık suçunun varlığı için gerekli olan malvarlığına ilişkin zararın doğrudan nedeni olamaz. Bu itibarla aldanma sonucu, aldatılanın söz konusu zarara neden olacak bir davranışta, mal varlığına ilişkin bir tasarrufta bulunması gerekir. Bir başka deyişle, zararın doğrudan nedeni, mağdurun kendisi olmalıdır.
Dolandırıcılıktan söz edilebilmesi için zorunlu olan malvarlığına ilişkin tasarrufun konusu, malvarlığının herhangi bir unsuru olabilir. Dolayısıyla, hırsızlıkta ve güveni kötüye kullanmada olduğu gibi, sadece taşınır mallar değil, taşınmaz mallar ve her türlü haklar, hatta şahsî hizmetler de malvarlığına ilişkin tasarrufun konusunu oluşturabilir. Bu sonuncuya örnek olarak, akrabası olduğuna inandırdığı kişi tarafından bakılmasını, beslenmesini veya yardım edilmesini sağlayan kimsenin durumu gösterilebilir.


Malvarlığı ile ilgili tasarrufun ihmalî bir niteliğe de sahip olabileceği kuşkusuzdur. Alacaklıyı, zaman aşımına uğradığına inandırarak, alacağından vazgeçmeye ikna eden borçlunun durumunda olduğu gibi.
Kanun bir kimseyi aldatmaktan söz ettiğine göre, bu suçun oluşması için aldatılması gerekenin kim olduğu üzerinde de durmak gerekmektedir. Bir kere dolandırıcılığı düzenleyen hükmün aldatmayı cezalandıran diğer hükümlerle (m.236,237) birlikte değerlendirilmesi, aldatmanın pasif süjesinin belirli bir kişi veya kişiler olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak bu, hileli davranışların belirli olmayan kişilere, yani topluma yöneltilemeyeceği anlamına gelmez. Hileli otomatik satış makinelerinde, hileli oyunlarda, yalan haberler yayınlamada olduğu gibi. Bununla beraber bu tür araçlarla belirli bir kimse aldatılırsa yine dolandırıcılığın varlığını kabul etmek gerekir.


Ayrıca, Kanundaki tanımdan aldatmanın zarara uğrayan kişiden, yani suçun pasif süjesinden başka bir kişi üzerinde de gerçekleştirilebileceği sonucuna varılmaktadır. Bununla beraber belirtmek gerekir ki aldatılan, herhangi bir kişi değil, malvarlığına ilişkin tasarrufta bulunabilme yetkisi veren bir hukukî durumda bulunan kişi olabilir. Böylece hak sahibini temsil eden veya şeye zilyet olan kişi de aldatmanın pasif süjesini oluşturabilir.


c. Aldatma sonucu gerçekleştirilen malvarlığına ilişkin tasarruftan, pasif süje yönünden bir zarar, buna karşılık fail veya başka bir kişi yönünden bir yarar sağlanmış olmalıdır.
Kanun dolandırıcılık suçunun oluşması için sadece bir yararın oluşmasını yeterli görmemekte, ayrıca bu yararın aldatılanın veya başkasının zararına elde edilmiş olmasını aramaktadır. Burada zarardan kastedilen, kuşkusuz malvarlığına ilişkin zarardır.


Ceza hukuku yönünden sadece sahibi için manevi bir değere sahip olan şeyler de malvarlığına dahil sayıldığından, bunlar dahi dolandırıcılığın konusunu oluşturabilir. Örneğin sadece bir aile hatırası olan bir mektubun aldatma sonucu elde edilmesi durumunda olduğu gibi.


Bu özel durumun dışında, malvarlığına ilişkin bütün suçlarda olduğu gibi burada da zarar objektif ölçütlere göre yani sadece zarara uğrayanın yargısına göre değil, insanların çoğunluğunun yargısı esas alınarak belirlenecektir. Ancak bu, zararın değerlendirilmesinde somut olayın bütün şartlarının ve aynı zamanda mağdurun malvarlığı durumunun göz önünde bulundurulmayacağı anlamına gelmez.
Sağlanan yararın haksız olması gerekmez. Bu itibarla aldatan tarafından elde edilen yarar haklı bir yarar olsa bile dolandırıcılık suçu söz konusu olabilir. Dolayısıyla dava konusu olabilen bir para alacağına tekabül eden miktarın kendisine teslim edilmesini hileli davranışlarla sağlayan kimse gibi, aynı yollarla örneğin kumar veya bahis alacağını elde eden kimse de dolandırıcılık suçunu işlemiş sayılır.
Kanun dolandırıcılık suçunun tamamlanması için yararın elde edilmesini şart koşmuştur. Bu itibarla söz konusu suça teşebbüs mümkündür.


D. Dolandırıcılık kasıtlı bir suçtur. Kastın varlığı için failin, sadece hareketi istemiş olması yetmez; onun ayrıca bu hareketin sonucu olarak mağdurun aldatılmasını ve bu aldatmanın sonucu olarak da malvarlığına ilişkin bir tasarrufun gerçekleştirilmesini ve bir yararın elde edilmesini istemiş olması da gerekir. Ayrıca fail, kullanılan vasıtanın hileli olduğu bilincine de sahip bulunmalıdır.


E. Bu noktada aldatılanın meşru olmayan bir amaç gütmesi ve bu amaca ulaşmaya çalışırken aldatılması durumunda dolandırıcılık suçundan söz edilip edilemeyeceği üzerinde durmak gerekmektedir. Bu konuda çeşitli örnekler ortaya koymak mümkündür. Çocuk düşürmek için ilaç satın almak isterken yüksek fiyatla zararsız bir madde alan kadının veya memur olmadığı halde memurmuş gibi davranan bir kimseye rüşvet olarak para veren kişinin yahut ülkeden çıkması mümkün olmadığı halde kendisini gizlice ülkeden çıkaracağını söyleyen bir sahtekâra para veren kişinin durumu gibi.


Son zamanlarda hâkim olan anlayışa göre, mağdurun hukuka aykırı bir amaç gütmüş olması dolandırıcılık suçunu ortadan kaldırmaz. Zira dolandırıcılık sosyal menfaate ilişkin nedenlerle cezalandırılmaktadır ve bu nedenler de aldatılan gayrimeşru bir hedefe ulaşmak istediğinde de var olmaya devam eder. Ne tür bir niyet olursa olsun mağdurun niyetinin yasaklanmış bir davranışı meşrulaştırması kabul edilemeyeceğinden, bu durumda da failin fiili hukuk düzeninin bir kuralını ihlâl etmektedir. Burada devletin cezalandırma yoluna gitmesi, aldatılanın yasak olanı elde etmeye hakkı olduğu anlamına gelmez. Devletin yaptığı, genel olarak hileli yollarla başkasının malvarlığına zarar veren kimseler için öngörülen müeyyideyi uygulamaktan ibarettir.


TCK’nın anlayışına gelince: 157. madde hükmünün, mağdurun davranışının özelliğine göre bir ayırım yapmaya elverişli olduğu söylenemez. Çünkü Kanun sağlanan yararın dolandırılan yönünden haksız olmasını aramamaktadır. Öte yandan bu suçun oluşması için mağdurun iyi niyetinden yararlanmak da şart değildir. Şu halde, kanun koyucu yönünden, dolandırıcılığın cezalandırılması için, dolandırılanın amacının meşru olup olmamasının önem taşımadığı sonucuna varmak gerekmektedir.

F. 158. maddede, bu suç yönünden çeşitli özel ağırlaştırıcı nedenler öngörülmüştür.
 

a. Dolandırıcılığın “Dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle” işlenmiş olması (TCK. m.158, f.1, b.a)
Bu ağırlaştırıcı nedenden söz edilebilmesi için dinî inanç ve duyguların aldatma aracı olarak kullanılmış olması gerekir.
 

b. Dolandırıcılığın “Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlardan yararlanmak suretiyle” işlenmiş olması (TCK. m.158, f.1, b.b).
Böylece içinde bulunduğu şartlar nedeniyle zayıf durumda olan kimselere aslında yardım edilmesi gerekirken bunların çaresizliğinden yararlanılarak dolandırılmaları cezayı ağırlaştıran bir neden sayılmıştır.
 

c. Dolandırıcılığın “Kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak suretiyle” işlenmiş olması (TCK. m.158, f.1, b.c).
Burada aldatılanın algılama yeteneğinin zayıf olmasının fiilin işlenmesi yönünden sağladığı kolaylık, ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
 

d. Dolandırıcılığın “Kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle” işlenmiş olması (TCK. m.158, f.1, b.d).
Hükümde sözü edilen kurum ve kuruluşlar toplumda kendilerine güven duyulan müesseseler olarak kabul edildiğinden bu müesseselerin dolandırıcılıkta araç olarak kullanılması sadece dolandırılana zarar vermekle kalmamakta, ayrıca bu müesseselere duyulan güveni de sarsmaktadır. Ayrıca bu müesseselerin araç olarak kullanılmasının aldatmayı kolaylaştırdığı da kuşkusuzdur. Bütün bu hususlar nazara alınarak kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin dolandırıcılıkta araç olarak kullanılması cezayı ağırlaştırıcı neden sayılmıştır. Bu ağırlaştırıcı nedenin varlığı için dolandırıcılığın doğrudan söz konusu müesseselerin zararına işlenmiş olması gerekmez; bunların aldatmada araç olarak kullanılması yeterlidir.
 

e. Dolandırıcılığın “Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak” işlenmiş olması (TCK. m.158, f.1, b.e).
Bu ağırlaştırıcı nedenin uygulanabilmesi için, kamu kurum ve kuruluşunun malvarlığı üzerinde tasarrufta bulunabilecek yöneticilerin aldatılmış olmaları gerekir.
 

f. Dolandırıcılığın “Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle” işlenmiş olması (TCK. m.158, f.1, b.f).
Bu bentte öngörülen nedenle ilgili olarak belirtmek gerekir ki, dolandırıcılığın herhangi bir banka veya kredi kurumu araç olarak kullanılarak işlenmesi halinde cezanın ağırlaştırılmasını anlamak mümkündür. Zira bu araçların kullanılması halinde hilenin daha fazla kandırıcı olacağı kuşkusuzdur. Ancak aynı şeyi, dolandırıcılığın bilişim sistemlerinin aracılığıyla işlenmiş olmasını ağırlaştırıcı neden saymak durumu için söylemek mümkün değildir.
 

g. Dolandırıcılığın “Basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle” işlenmiş olması (TCK. m.158, f.1, b.g).
Bu ağırlaştırıcı nedenin anlamı ve uygulama alanı son derece belirsizdir. Her şeyden önce basın yayın araçlarının insanların aldatılması ve dolandırılması yönünden nasıl bir kolaylık sağladığını belirlemek mümkün değildir. Ayrıca bu ağırlaştırıcı nedenin sadece basın mensupları yönünden mi yoksa örneğin basında çıkan bir haberi kulanarak dolandırıcılık fiilini gerçekleştiren kişiler yönünden de mi söz konusu olacağı anlaşılamamaktadır.
 

h. Dolandırıcılığın “Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticarî faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında” işlenmiş olması (TCK. m.158, f.1, b.h).
Bu ağırlaştırıcı neden, tacirlerin, şirket yöneticilerinin ve kooperatif yöneticilerinin güvenilirliğini sağlamak ve bu kişilere güven duyanları daha etkili bir şekilde korumak amacına yöneliktir.
 

i. Dolandırıcılığın “Serbest meslek sahibi kişiler tarafından, mesleklerinden dolayı kendilerine duyulan güvenin kötüye kullanılması suretiyle” işlenmiş olması (TCK. m.158, f.1, b.i).
Bu ağırlaştırıcı neden de, bir önceki neden gibi, serbest meslek sahibi kişilerin güvenilirliğini sağlamak ve bu kişilere güven duyanları daha etkili bir biçimde korumak amacıyla öngörülmüştür. Örneğin bir avukatın üstlendiği işlerle ilgili olarak veya bu sıfatından faydalanarak işlediği dolandırıcılık fiilleri daha ağır şekilde cezalandırılacaktır.
 

j. Dolandırıcılığın “Banka veya diğer kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken bir kredinin açılmasını sağlamak maksadıyla” işlenmiş olması (TCK. m.158,
f. 1, b.j).
Bu ağırlaştırıcı nedenin uygulanabilmesi için, her şeyden önce aldatılan kurum, “banka” veya faiz karşılığı olsun veya olmasın kanunen borç para vermeye yetkili bir kurum olmalıdır. Fiilin borç para verme yetkisine sahip olmayan bir kuruma karşı işlenmiş olması halinde basit dolandırıcılık suçu söz konusu olabilir. Kredinin açılması, krediyi alanın aldatıcı davranışlarından değil, sadece banka veya kredi kurumu elemanlarının görevlerini gereği gibi yapmamalarından ileri gelmişse dolandırıcılık suçunun varlığı kabul edilemez. Söz konusu şiddet sebebi, örneğin kredi talep eden kişinin, gerçeğe uygun olmayan kıymet takdiri raporları veya bilanço ve diğer belgeler ibraz etmesi yahut teminat gösterilmek istenen malların değerini olduğundan çok daha fazla beyan etmesi gibi durumlarda söz konusu olacaktır.
 

k. Dolandırıcılığın “Sigorta bedelini almak maksadıyla” işlenmiş olması (TCK. m.158, f,1, b.k).
Bu ağırlaştırıcı nedenin uygulanabilmesi için failin, sigorta bedelini almak amacıyla hileye başvurmuş olması gerekir. Sigortanın türü önemli değildir. Mal veya hayat sigortası olabileceği gibi, malî sorumluluk sigortası da olabilir.
 

l. “Kamu görevlileriyle ilişkisinin olduğundan, onlar nezdinde hatırı sayıldığından bahisle ve belli bir işin gördürüleceği vaadiyle aldatarak, başkasından menfaat temin” edilmesi (TCK. m.158, f.2).
Bu hükümle, mülga Ceza Kanununun 278. maddesinde öngörülen “nüfuz ticareti” suçu dolandırıcılık suçunun nitelikli şekli olarak düzenlenmiştir.
Bu ağırlaştırıcı nedenin varlığı için failin kamu görevlisi olmaması gerekir. Aksi halde TCK. nun 255. maddesinde öngörülen suç söz konusu olur.
 

G. Ceza Kanunu bu suçla ilgili olarak özel bir hafifletici neden öngörmüştür. Nitekim 159. maddeye göre dolandırıcılığın “bir hukukî ilişkiye dayanan alacağı tahsil amacıyla işlenmesi” halinde faile daha az ceza verilecektir.
Bu hafifletici nedenin uygulanabilmesi için dolandırıcılık fiilinin, herhangi bir alacağın değil, “bir hukukî ilişkiye dayanan alacağın” tahsili amacıyla işlenmiş olması gerekir.
Bu halde, ayrıca soruşturma ve kovuşturmanın yapılabilmesi şikâyet şartına bağlanmıştır.
 

 

Ceza Hukuku Eğitim Seti İçin Tıklayınız...