Açıköğretim Adalet
Adalet 1. Yarıyıl Dersleri
Adalet 2. Yarıyıl Dersleri
Adalet 3. Yarıyıl Dersleri
Adalet 4. Yarıyıl Dersleri
Eğitim Setleri
Eğitim Videoları
İçerik Tarihi: 01-01-2014

Filtraj Sistemi ya da Tek Yargıç Düzeni Konusu

Filtraj Sistemi ya da Tek Yargıç Düzeni Konusu


Mahkeme içtihadı açısından açıkça kabuledilemez nitelikte olduğu değerlendirilen başvurular tek yargıçlı düzen tarafından görülür. Tek yargıç düzeni, baştan kabuledilemezliği belli olduğu durumlarda, başvuruyu kabuledilemez ilan eder. Bu kararlara itiraz edilemez. Tek yargıçlı düzen, Mahkeme’nin başvurulan elediği bir filtraj sistemidir.


Her ülke için bir veya birkaç Tek Yargıç Mahkeme başkanı tarafından belirli bir süreyle atanır. Bu yargıçlar Dairelerdeki olağan yargılama görevlerine devam ederler. Her Tek Yargıç, ilgili ülke için yine Mahkeme Başkanı tarafından atanan bir raportörle çalışır. Raportörlük 14 No’lu Protokolün getirdiği bir yeniliktir ve bu protokolün yürürlüğe girdiği 1 Haziran 2010 tarihinden bu yana görev yapmaktadırlar. Raportörler Mahkeme Yazıişlerinde çalışan hukukçular arasından atanır ve tek yargıç düzeninde, yargıçlara yardımcı olmakla görevlidirler.
Başvuruların kabuledilebilir bulunmaları için bazı şartları yerine getirmek zorundadırlar; aksi takdirde Mahkeme, şikâyetleri incelemeden bu başvuruları kabul edilemez bulacaktır. Bu kabuledilemezlik şartları iki grupta incelenebilir: Usule ilişkin kabuledilemezlik şartları ve esasa ilişkin kabuledilemezlik şartları.
Usule ilişkin kabuledilemezlik şartları


a. Başvuru konusu Sözleşme’de güvence altına alınan bir hakla ilgili olmalıdır.
Mahkeme ancak Sözleşme ve Ek Protokollerinde yer alan hakların ihlaline ilişkin şikâyetleri inceleyebilir. Buna Mahkeme’nin konu bakımından (ratione materiae) yetkisi denir. Bir şikâyetin Sözleşme’yle konu bakımından bağdaşabilir olması için, başvurucu tarafından dayanılan hak, yürürlüğe girmiş olan Sözleşme ve Protokollerle korunmuş olmalıdır.


O halde, bir başvurucu, eğer Mahkeme’ye bir başvuru yapmak istiyorsa öncelikle Sözleşme’de güvence altına alınan bir ya da birden çok hakkı ileri sürmelidir. Mahkeme, bunun dışındaki hakların ihlali iddiasını inceleyemez. Örnek olarak bir kişi boşanamadığı için Mahkeme’ye başvuramaz; çünkü, Sözleşme boşanma hakkını güvence altına almamaktadır. Ayrıca sürücü belgesi alma hakkıyla (X- Almanya), kendi kaderini tayin hakkıyla (X-Hollanda) ve yabancı ülke vatandaşlarının Sözleşmeci bir Devlete girme ve oturma hakkıyla (Penafiel Salgado-İspanya), ilgili başvurular kabuledilebilir değildir; çünkü bu haklar, Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükler arasında yer alan haklar değildir.
Nitekim Sözleşme’nin 6. maddesinde tanınan adil yargılanma hakkından yararlanmak için, başvuran kişi aleyhine bir suç isnadının olması ya da başvuru konusunun medeni hukuka ilişkin bir uyuşmazlıkla ilgili olması gerekir.


b. İhlali yaptığı iddia edilen devlet Sözleşme’ye taraf olmalıdır.
Kişi bakımından (ratione personae) bağdaşabilirlik, iddia edilen Sözleşme ihlalinin bir taraf devlet tarafından işlenmiş olmasını veya bir şekilde taraf devlete yüklenebilmesini gerektir.
O halde sadece Sözleşme’ye taraf olan bir devlete ya da devletlere karşı başvuru yapılabilir; başka herhangi bir devlete ya da bir kişiye karşı başvuru yapılamayacağı da açıktır. Başka bir anlatımla, başvuru Sözleşme’ye taraf 47 devletten birisine yönelik olmalıdır. Mahkeme’ye ancak, bu devletlerden birine ait bir kamu otoritesinin (Parlamento, idare, mahkeme vb.) sorumluluk alanına giren işlemlerinden dolayı şikâyette bulunabilirsiniz. Mahkeme özel kişi veya kuruluşlara karşı yapılan şikâyetlere bakmaz. Örnek olarak İran, Kanada, A.B.D. gibi Sözleşme’ye taraf olmayan ülkelere ya da kişilere, derneklere, şirketlere, belediye gibi kamu kuramlarına karşı başvuru yapılamaz.


c. Başvuru konusu yapılan ihlal Mahkeme’nin yargı yetkisi tanındıktan sonra meydana gelmiş olmalıdır.
Mahkeme, bir devletin Sözleşme’yi onayladığı ve Mahkeme’nin yargı yetkisini kabul ettiği tarihten önce meydana gelmiş olaylara ilişkin şikâyetleri inceleyemez. Uluslararası hukukun genel kuralları (antlaşmaların geriye yürümezlik ilkesi) gereğince Sözleşme hükümleri, bir sözleşmeci devlet bakımından Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten önce sona ermiş bir eylem veya bir olay veya bir durum, o devleti bağlamaz. O halde zaman bakımından yetki (ratione temporis) sadece, davalı devlet tarafından Sözleşme’nin veya Protokollerin onaylanmasından sonraki dönemi kapsar.
Ancak Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisi, iddia edilen müdahaleyi oluşturan olaylarla ilgili olarak belirlenmelidir. Bu nedenle, her olayda, müdahalenin tam zamanını tespit etmek önemlidir. Mahkeme bu tespiti yaparken, hem başvurucunun şikâyet ettiği olayları ve hem de ihlal edildiği iddia edilen Sözleşme hakkının kapsamını dikkate alır. Bu nedenle Mahkeme, Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önce başlayan ama bu tarihten sonra devam eden ihlalin söz konusu olduğu durumlarda, zaman bakımından yetkilerinin genişletilmesini kabul etmiştir.
Aynı şekilde, örneğin bir ölüm olayı Sözleşme’nin o ülke bakımından yürürlüğe girdiği tarihten önce olsa da, bu ölümü soruşturma yükümlülüğü Mahkeme’nin yargı yetkisi tanındıktan sonra da ileri sürülebilir.
 

Türkiye, Mahkeme’nin yargı yetkisini 28 Ocak 1987 tarihinden sonra meydana gelen olaylarla ilgili olarak tanımıştır.
d. Başvuruya konu edilen ihlal davalı devletin yargı yetkisi alanında meydana gelmiş olmalıdır.
Yer bakımından (ratione loci) bağdaşabilirlik, iddia edilen Sözleşme ihlalinin davalı devletin yargı yetkisi alanında veya davalı devlet tarafından etkili bir şekilde kontrol edilen topraklarda meydana gelmiş olmasını gerektirir.


e. Başvurucu, Sözleşme’nin ihlalinin şahsen ve doğrudan mağduru olmalıdır.

Sözleşme’nin 34. maddesine göre, Mahkeme’ye sadece Sözleşme’nin ihlali nedeniyle kendilerini mağdur kabul eden başvurucular şikâyette bulunabilir. İddia konusu bir Sözleşme ihlalini gidermek, öncelikle ulusal makamlara düşen bir görevdir. Bu nedenle, bir başvurucunun ihlal mağduru olduğunu iddia edip edemeyeceği meselesi, Mahkeme önündeki yargılamanın bütün aşamalarında konu edilebilecek bir meseledir.


“Mağdur” kavramı, davada menfaat veya dava ehliyeti kuralları gibi ulusal hukuktaki kurallara bakılmaksızın, bağımsız bir şekilde yorumlanır. “Mağdur” kavramının yorumu, günümüz toplumların koşulları ışığında değişime tabi olup, bu kavram aşırı biçimcilikten uzak bir şekilde uygulanmaktadır.
Eğer bir eylem veya ihmal, başvurucuyu doğrudan etkilemiş ise, o kişi bu ihlalin doğrudan mağduru sayılır. Ancak Mahkeme, kendisine sunulan olayın içinde bulunduğu koşullara dayanarak, “potansiyel” mağdurların, yani o eylem veya işlemden doğrudan etkilenmese de etkilenme ihtimali olan kişilerin de başvurularını, potansiyel mağdur sıfatıyla kabul edebilmektedir. Örnek olarak Open Door ve Dublin Well Woman-İrlanda davasında hamile kadınlara kürtaj hakkında bilgi verilmesini kısıtlayan tedbirler söz konusu olduğunda Mahkeme potansiyel mağdur kavramını kabul etmiştir.
Ayrıca Mahkeme, başvurucu ile doğrudan mağdur arasında şahsi ve özel bir bağ bulunması halinde, dolaylı mağdur kabul edilen başvurucunun yaptığı bireysel başvuruyu da kabul edebilir. Örnek olarak yaşama hakkı ihlal edilen bir kişinin yakınları dolaylı mağdur olarak kabul edilir.


f. Başvurucu önemli bir zarara uğramış olmalıdır.
Bu yeni kabuledilebilirlik kriteri, 1 Haziran 2010 tarihinde yürürlüğe giren 14. Protokolle Sözleşme’nin 35. maddesindeki kriterlere eklenmiştir. “Önemli zarar” terimi, Mahkeme’nin içtihatlarının gelişimi suretiyle yerleşen objektif kriterlerle yorumlanması gereken bir terimdir. Bu terim salt hukuki açıdan bir hakkın ihlali ne denli gerçek olursa olsun, uluslararası bir Mahkeme tarafından incelenmeyi gerektirecek asgari bir ağırlık düzeyine ulaşmış olması gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. Kriterin ifade tarzı, başvurucunun daha önce ulusal düzeyde katlandığı zararı göz önünde tutmaktadır.
Mahkeme’nin iş yükünün giderek artması karşısında bu kriterin uygulamaya geçirilmesinin gerekli olduğu düşünülmüştür. Bu kriter Mahkeme’ye esastan incelenmeyi gerektiren davalara yoğunlaşabilmesine yardım edebilecek ek bir araç sağlamaktadır. Bir başka deyişle bu kriter Mahkeme’ye, yargıçların “küçük” davalara bakmamaları gerektiği şeklindeki ilke gereğince, küçük gördüğü davaları reddetme imkanı vermektedir.
Bu kritere dayanarak Mahkeme, başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı bir bireysel başvuruyu kabuledilemez bulabilir. Dikkate alınacak faktörlerden biri, başvurucunun ileri sürdüğü maddi, kaybının miktarıdır. Vasilchenko-Rusya davasında başvurucu, yetkililerin kendisine ödemelerine hükmedilmiş olan 12 Avro’yu ödememelerinden şikâyetçi olmuştur. Mahkeme bu başvuru zararın ağırlığını dikkate alarak reddetmiştir.


Ancak başvurunun konusu ne kadar önemsiz veya parasal değer bakımından küçük olursa olsun, insan haklarına saygı ilkesinin başvurunun esastan incelenmesini gerektirmesi halinde Mahkeme bu başvuruyu kabuledilemez bulmayabilir. Ayrıca bir ulusal makam tarafından gereği gibi incelenmemiş bir olay, bu yeni kritere göre reddedilemez. O halde, Sözleşme’de veya Protokollerde tanımlanan insan haklarına saygı ilkesi başvurunun esastan incelenmesini gerektiriyorsa, başvuru kabuledilemez bulunmayacaktır.


g. İç hukuk yolları tüketilmiş olmalıdır.
Mahkeme’ye tüm olağan iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra başvurabilir. Hakkının ihlal edildiğini öne süren kişi, önce, ilgili ülkedeki başvurabileceği en yüksek derecedeki yargı organına kadar davasının görülmesini sağlamalıdır. Böylece, devlete iddia edilen hak ihlalini ulusal düzeyde telafi edebilme imkânı verilmiş olacaktır.
Başvurucular olayların geçtiği tarihte sadece, hem teoride hem de pratikte mevcut olan ve kendilerinin doğrudan başvurabilecekleri iç hukuk yollarını tüketmek zorundadırlar. Bir başka deyişle başvurucular, erişilebilir olan, başvurucuların şikâyetlerine bir çözüm sağlayabilecek olan ve makul ölçüde bir başarı şansı sunan iç hukuk yollarını tüketmek zorundadırlar.
 


Ayrıca ulusal yargı organları önünde yapılan başvurularda, ulusal mevzuatın öngördüğü usule ve özellikle de süreye ilişkin kurallara uygun hareket edilmiş olması gerekmektedir. Eğer, söz gelimi, temyiz dilekçesi, başvuru süresi kaçtığı veya yanlış iç hukuk mahkemesine başvurdu yapıldığı ya da, usulüne uygun başvuru yapılmadığı için reddedildi ise, Mahkeme o başvuruyu inceleyemeyecektir.
Bununla birlikte, bir mahkeme kararından, özellikle bir mahkûmiyetten şikâyetçi bir başvurucu, olağan kanun yollarını kullandıktan sonra muhakemenin iadesi gibi olağanüstü kanun yollarına başvurması gerekmez. Ayrıca, af talebinde bulunmuş olmak, ya da yargı dışı çözüm yolu aramak da gerekli değildir. Bu çerçevede parlamentoya, devlet başkanına, hükümete, bakanlıklara veya kamu denetmenlerine (ombudsman) sunulan dilekçeler, kullanılması şart iç hukuk yolu niteliğinde sayılmaz.


“Uluslararası hukukun genellikle tanınmış kuralları”na göre, başvurucuyu mevcut hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden muaf tutmayı gerektiren özel koşullar bulunabilir. Sözleşme’ye aykırı eylemlerin tekrarından ve bu eylemlere kamu makamlarının resmen hoşgörü göstermelerinden oluşan bir idari pratiğin bulunduğu gösterilmiş ise ve bu pratik yargılamayı yararsız ve etkisiz kılacak nitelikte ise, iç hukuk yollarını tüketme kuralı uygulanmaz.

Kişilere, 23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşmiş kararlara karşı
Sözleşme’de güvence altına alınan haklar ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapma imkânı tanınmıştır. İlke olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapmadan önce Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak gereklidir.


h. Başvuru iç hukuktaki son karardan itibaren altı ay içinde yapılmalıdır.
Mahkeme’ye, bu davaya ilişkin verilmiş olan son karardan itibaren, ki bu genellikle yetkili en yüksek derecedeki ulusal mahkemenin kararıdır, 6 ay içinde başvurulmalıdır. Bu süre, muhakemenin iadesi, af ve/veya herhangi bir başka kuruma yapılan yargı dışı çözüm talebinin reddedildiği tarihten itibaren değil, ulusal yargı usulünün olağan akışında nihai yargı kararının başvurucuya veya avukatına tebliğinden itibaren işlemeye başlar.


Altı aylık süre kuralının amacı, hukuk güvenliğini güçlendirmek, Sözleşme bakımından meselelerin ortaya çıktığı olayların makul bir süre içinde incelenmesini sağlamak ve yetkililer ile ilgili diğer kişileri uzun sürecek bir belirsizliğe karşı korumaktır. Bu kural ayrıca, kişilere bir başvuruda bulunup bulunmamayı düşünmeleri ve eğer başvuruda bulunacaklarsa ileri sürecekleri şikâyetler ve iddialar konusunda karar vermeleri için yeterli zaman sağlar.


Altı aylık süre, iç hukuk yollarının tüketilmesi sürecinde verilen nihai karardan başlar. Başvurucu normal şartlarda etkili ve yeterli olabilecek iç hukuk yollarını kullanmış olmalıdır. O halde, altı ay kuralının değerlendirilmesinde sadece olağan ve etkili hukuk yolları dikkate alınabilir. Bir başvurucu şikâyeti için etkili bir çözüm sağlama imkânı bulunmayan organlara veya mercilere başvurularda bulunmak suretiyle, kısıtlı olan süreyi uzatamaz. Bu nedenle, kullanılması kamu görevlilerinin takdirine bağlı olan ve bu nedenle başvurucu tarafından doğrudan erişilebilir olmayan iç hukuk yollarının tüketilmiş olması dikkate alınmaz.


Altı aylık süre, başvurucunun ve/veya temsilcisinin ulusal düzeydeki nihai karardan yeterince bilgi sahibi olmasıyla başlar. Bu genellikle bir kararın tebliğidir. Ancak iç hukukta kararın tebliğ edilmesi öngörülmüyorsa, kararın kesinleştirildiği tarihi, yani tarafların kararın içeriğini kesin olarak öğrenebilecekleri tarihi başlangıç noktası olarak almak gerekir.
Buna karşılık şikâyet konusunda ulusal hukukta etkili bir yol mevcut değilse, altı aylık süre şikâyet konusu eylemin yapıldığı tarihten veya başvurucunun bu eylemden doğrudan etkilendiği tarihten veya böyle bir eylemi fark ettiği veya olumsuz sonuçlarını öğrendiği tarihten başlar.


Altı aylık süre, nihai kararın tefhim edildiği veya başvurucu ya da temsilcisinin bu karardan haberdar olduğu günün ertesi günü başlar ve takvim aylarının karşılığı gerçek süre ne olursa olsun, altı takvim ayı sonra sona erer. Altı aylık süreye uygun davranılmış olup olmadığı, her bir davalı devletin ulusal mevzuatlarına göre değil, Sözleşme’ye özgü kriterler kullanılarak belirlenir. Örnek olarak, eğer başvuru ile ilgili son karar 4 Şubat tarihinde tebliğ edilmiş ise, altı aylık süre 4 Ağustos günü gece yarısı sona erer. Bu son gün hafta sonuna veya ulusal bayram gününe denk gelmesinin herhangi bir önemi yoktur, bu durumda bu süre ilk iş gününe kadar uzamaz.


Bazı durumlarda ihlale konu olan durum süregiden bir durumdur, henüz sona ermemiştir. İddia edilen ihlalin, iç hukuk yollarının mevcut olmadığı bir devam eden durum oluşturması halinde, altı aylık süre, devam eden durumun sonunda başlar. Bu durum sürdüğü sürece de altı ay kesintiye uğramaz.
Esasa ilişkin kabuledilemezlik şartları: Başvuru açıkça temelsiz olmamalıdır


Sözleşme’nin SS. maddesinin S. fıkrasının a bendine göre, bir “başvurunun (...) dayanaktan açıkça yoksun olması, ...” halinde Mahkeme bu başvuruyu kabul edilemez bulabilir.
Bir başvuru bütün şekli kabuledilebilirlik koşullarını taşısa ve Sözleşme’y le bağdaşır olsa bile, Mahkeme yine de bu başvuruyu esasın incelenmesiyle ilgili nedenlerle kabuledilemez bulabilir. Diğerlerinden çok daha fazla kullanılan bu neden, başvurunun açıkça temelsizliği nedenidir. Sözleşme’nin SS (S) (a) bendinde “açıkça” kelimesinin kullanılmış olmasının bir karışıklığa sebep olabileceği doğrudur. Bu kelime ilk anlamıyla, bir başvurunun bu nedene dayanılarak ancak, başvurunun ortalama biri için hayali veya temelsiz olduğunun besbelli olması halinde kabuledilemez bulunacağı anlamına gelebilir. Ancak bu ifade, Mahkeme’nin çok sayıda yerleşik içtihatlarından da anlaşıldığı üzere, davanın nihai sonucu bakımından daha geniş yorumlanmaktadır. Aslında bir başvurunun konusu üzerinde yapılan ön inceleme, her hangi bir şekilde Sözleşme’de güvence altına alınan bir hakkın ihlal edildiği görüntüsü vermiyorsa ve bu nedenle normal şartlarda bir karar ile sonuçlanacak esastan incelemeye devam edilmeden hemen başlangıçta kabuledilemez bulunabilecek olan bir başvuru, “açıkça temelsiz” başvuru olarak kabul edilir.


Açıkça temelsiz başvuruların büyük bir çoğunluğu, tek yargıç veya üç yargıçlı komite tarafından tartışmasız bir şekilde kabuledilemez bulunmaktadır. Ancak bu tür başvurulardan bazıları bir Daire ve hatta istisnai olaylarda Büyük Daire tarafından incelenmektedir (Gratzinger ve Gratzingerova v. Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD]; Demopoulos ve Diğerleri v. Türkiye (k.k.) [BD]).

 


“Açıkça temelsizlik” terimi, başvurunun bütünü veya geniş bir dava içindeki belirli bir şikâyet için kullanılabilir. Böylece bazı davalarda başvurunun bir kısmı temyiz mercii olmama niteliği nedeniyle reddedilirken, diğer kısmı kabuledilebilir bulunabilir ve hatta Sözleşme’nin ihlal edildiği tespitiyle sonuçlanabilir. Dolayısıyla bunu “açıkça temelsiz şikâyetler” şeklinde ifade etmek daha doğru olur.
“Açıkça temelsizlik” kavramının anlamını ve kapsamını daha iyi anlamak için, Sözleşme sisteminin üzerinde durduğu temel ilkelerden birinin, yerindenlik ilkesi olduğunu hatırlamak önemlidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bağlamında bu ilke, Sözleşme’de yer alan haklara saygı gösterilmesini sağlama, uygulama ve yerine getirme görevinin, ilk önce Mahkeme’ye değil ama Sözleşmeci Devlet makamlarına düştüğü anlamına gelir. Mahkeme ancak, ulusal makamlar yükümlülüklerini yerine getirmedikleri taktirde müdahale edebilir. Bu nedenle davadaki olayların mümkün olduğu kadar ulusal düzeyde soruşturulması ve meselelerin incelenmesi gereklidir. Böylece ulusal makamlar, ülkelerindeki belirleyici güçlerle doğrudan ve sürekli temas halinde bulunmaları nedeniyle iddia edilen Sözleşme ihlallerini düzeltmek için daha iyi konumda bulunduklarından, Sözleşme ihlallerini düzeltmek için hareket geçebilirler.


Açıkça temelsiz şikâyetler iki kategoriye ayrılabilir: (a) “dördüncü derece mahkemesi” şikâyetleri, (b) açıkça veya görünür şekilde ihlalin bulunmadığı şikâyetler, kanıtlanmamış şikâyetler ve karmaşık ve zorlama şikayetler.


a. “Temyiz mercii”/“dördüncü derece mahkemesi” olmama
Mahkeme’ye sunulan şikâyet kategorilerinden biri, genel olarak “dördüncü derece mahkemesi” şikâyetleri olarak ifade edilen şikâyetlerden meydana gelmektedir. Sözleşme metninde gösterilmeyen ama Sözleşme organlarının içtihatları yoluyla yerleşik duruma gelen bu terim, Mahkeme’nin ne olmadığına vurgu yapmaktadır. Mahkeme, bir üst mahkeme veya Sözleşme’ye Taraf Devletlerin mahkemeleri tarafından verilen kararları bozan veya ulusal mahkemelerin baktığı davaları yeniden yargılayan bir mahkeme olmadığı gibi, bir Yüksek Mahkeme gibi davaları yeniden inceleyen bir mahkeme de değildir. Bu nedenle, dördüncü derece mahkemesi, Mahkeme’nin rolünün ve Sözleşme’nin kurduğu yargısal mekanizmanın niteliğinin başvurucular tarafından yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır.


Sözleşme farklı özelliklere sahip olmasına rağmen, devletler arasındaki diğer andlaşmaların tabi olduğu kurallara ve özellikle Andlaşmalar Hukuku Hakkında Viyana Sözleşmesi’nde yer alan kurallara uymaya devam eden bir uluslararası andlaşmadır. Bu nedenle, Mahkeme, Sözleşmeci Devletlerin egemen 19. maddesi tarafından tanımlanmıştır. Bu madde şöyle demektedir:
“Sözleşmeci Tarafların bu Sözleşme ve buna bağlı Protokoller ile üstlendikleri taahhütleri yerine getirmelerini sağlamak için, bundan sonra 'Mahkeme' diye anılacak olan bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kurulur. ... ”


Buna göre Mahkeme’nin yetkileri, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme’yi kabul ederek insan hakları konusunda üstlendikleri taahhütlere uyup uymadıklarını incelemektir. Ayrıca, Sözleşmeci Devletlerin hukuk sistemlerine doğrudan müdahale yetkisi bulunmayan Mahkeme, bu hukuk sistemlerinin özerkliğine saygı göstermek zorundadır. Bu demektir ki Mahkeme, Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlükleri ihlal edilmedikçe, bir ulusal mahkeme tarafından işlenen maddi ve hukuki hataları ele almakla görevli değildir. Mahkeme, bir ulusal mahkemeyi şu değil de bu kararı almaya götürmüş olan olayları kendisi değerlendiremez. Eğer aksi olsaydı, Mahkeme üçüncü veya dördüncü derece mahkemesi gibi hareket edecek olur ve bu da kendisine getirilen sınırlamaları görmezden gelmesi demek olurdu


Yukarıda anlatılanlar ışığında Mahkeme, genel bir kural olarak, aşağıdaki konularda ulusal mahkemelerin tespitlerini ve vardıkları sonuçların yerindeliğini inceleyemez:
• davadaki olayların kanıtlanması;
• iç hukukun yorumlanması ve uygulanması;
• yargılama sırasında delillerin kabuledilebilirliği ve değerlendirilmesi;
• kişisel bir uyuşmazlığın sonucunun esas yönünden adil olmaması;
• ceza davasında sanığın suçluluğu veya masumiyeti.
Bu kuralın bir istisnası olarak, Mahkeme’nin söz konusu tespitleri ve varılan sonuçları sorgulayabileceği tek durum, söz konusu tespit ve sonuçların açıkça ve bariz bir şekilde adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan bir tarzda keyfi olması ve kendiliğinden Sözleşme’yi ihlal etmiş olmasıdır.


b. Açık veya görünür bir ihlalin bulunmaması
Bir başvurucunun şikâyeti, kabuledilebilirlikle ilgili bütün biçimsel koşulları taşımasına ve Sözleşme’yle bağdaşır olmasına ve dördüncü derece mahkemesi şikâyeti oluşturmamasına rağmen, Sözleşme’de güvence altına alınan haklardan birinin ihlaline ilişkin bir belirti sunmuyorsa, bu başvuru açıkça temelsiz bulunacaktır. Böyle durumlarda Mahkeme’nin yaklaşımı, şikâyetin esasının incelenmesini kapsayacak, bir ihlal işareti bulunmadığı ve şikâyetin daha fazla incelenmeksizin kabuledilebilir olmadığı sonucuna varacaktır. Bu durum şu hallerde ortaya çıkabilmektedir:
i. Ulusal yargılamada her hangi bir keyfilik veya adil yargılanma ilkesine aykırılık işareti bulunmaması halinde başvuru reddedilir.
ii. ii. Kamu makamı bir özgürlüğe müdahale etmiş olabilir. Ancak bu müdahale yasal bir temele dayalı, gerekli ve orantılı ise, başvuru reddedilir.
iii. Eğer başvurucu iddiasını kanıtlayamaz ise, şikâyeti reddedilir.
iv. Eğer başvurucu şikayetlerini çok karmaşık bir şekilde ifade etmiş ise ya da açıkça uydurmuş ise, yine bu şikayet reddedilecektir.
V Mahkeme’ye yapılan başvuruların hemen hemen % 95’i ilk aşamada kabuledilemez bulunmakta ve Tek Yargıç tarafından reddedilmektedir.
 

 

İnsan Hakları Kamu Özgürlükleri Eğitim Setleri İçin Tıklayınız...