Açıköğretim Adalet
Adalet 1. Yarıyıl Dersleri
Adalet 2. Yarıyıl Dersleri
Adalet 3. Yarıyıl Dersleri
Adalet 4. Yarıyıl Dersleri
Eğitim Setleri
Eğitim Videoları
İçerik Tarihi: 23-01-2014

İkinci Dünya Savaşı Arifesinde Türk Dış Politikası Konusu

İkinci Dünya Savaşı Arifesinde Türk Dış Politikası Konusu


Türkiyenin uluslararası alanda egemen ve bağımsız bir devlet olarak tescil edilmesinin cumhuriyetin ilanından önce 24 Temmuz 1923 te imzalanan Lozan Antlaşmasıyla gerçekleştiğini biliyoruz. Türkiye bu antlaşmayla kendi meşruiyetini Avrupa lI büyük güçlere kabul ettirmişti.

 Bununla birlikte başta Ingiltere ve Fransa olmak üzere I. Dünya Savaşın galibi devletlerle ilişkilerinde 1930ların ortalarına kadar çeşitli sorunlar yaşamıştır. Bunların başında Irak sınırının belirlenmesi (Musul sorunu), Osmanlı borçları ve Türkiyedeki yerleşiklerin statüsü (établi sorunu) gibi Lozanda çözülemeyen sorunlar gelmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından hemen sonra Batı dünyasıyla yakın ilişkiler kurmamasının çeşitli ve anlaşılabilir sebepleri vardır.

 Her şeyden önce Türkiyeyi yönetenler modern bir ulus devlet kurma ideali çerçevesinde gerçekleştirdikleri reformlar nedeniyle daha ziyade ülke içine odaklanmışlardı. Kurtuluş Savaşı sırasında işgal güçleriyle ve onların uluslararası alandaki destekçileriyle yaşanan olumsuz olayların izleri hatıralarda canlı idi. Başta Sovyetler Birliğinin kurulması olmak üzere uluslararası ortamda yaşanan birtakım çok önemli gelişmeler de Türkiye ile Avrupa devletleri arasında yakın bir iş birliği ortamı kurulabilmesine izin vermemiştir.


ABDde başlayıp tüm dünyayı etkisi altına alan 1929 Ekonomik Buhranı sonrasında yaşanan büyük ekonomik çöküntü, devletlerin dış politika önceliklerinde de büyük değişikliklere yol açmıştır.

Özellikle 1933te Almanyada Nazi Partisinin (Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi) iktidara gelmesinin ardından, uluslararası ilişkilerin doğası tamamen değişmiştir. 1920lerin ikinci yarısına hâkim olan barış ve uluslararası iş birliği ümitleri, yerini bunalımlara, çatışmacı bir dış politika anlayışına ve yeni bir dünya savaşının hazırlıklarına bırakmıştır.

Bu çerçevede, I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan antlaşmalarla kurulan uluslararası statükodan memnun olmayan Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkeler, dengelerin kendi lehlerine değiştirilmesi yönündeki “revizyonist” taleplerini artırmıştır.

Bu tutum, Lozan Antlaşmasıyla uluslararası meşruiyetini tescil ettirmiş olan Türkiyenin de aralarında bulunduğu “statükocu” güçleri rahatsız etmiş ve bu ülkeler birer tehdit olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu bağlamda Türkiye de, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere I. Dünya Savaşı sonrasındaki düzenin devamından yana olan “statükocu” güçlerle ilişkilerini tedrici bir biçimde geliştirmeye çalışmıştır. 


Cumhuriyetin ilanından itibaren, dış politika ağırlıklı olarak iki temel ilke üzerine oturtulmuştur: Statükoculuk ve Batıcılık. Aslında bunlar 19. yüzyıldan bu yana Osmanlı İmparatorluğu tarafından da benimsenmiş iki ilkedir. Statükoculuk, yeni kurulan Türkiyenin Lozan Antlaşmasıyla oluşturulan statükoyu koruma hedefini ve kaygısını yansıtırken Batıcılık bir yanıyla toplumun ve devletin modernleştirilmesi ülküsünü, bir yanıyla da Türkiyenin Avrupa devletler sisteminin eşit ve egemen bir üyesi olma hedefini yansıtmaktaydı.

 Bizzat Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından güncellenerek, geliştirilen bu ilkeler, Türkiyenin 1930ların başından itibaren dış politikasının yeniden şekillendirilmesinde etkili olmuştur. Revizyonizme karşı Balkan Paktı (1934), Sadabad Paktı (1937) gibi bölgesel oluşumlara öncülük yapılmıştır.

 Özellikle yayılmacı hedefleri olan faşistlerin yönetimindeki İtalyadan duyulan kaygılar, Türkiyeyi yönetenlerin, zaten Batıcılık ilkesi çerçevesinde doğal müttefik olarak gördükleri İngiltere ve Fransayla ilişkileri geliştirmesinde hayli etkili olmuştur. Bu durum ise Türkiyenin Kurtuluş Savaşı yıllarından beri yakın ilişkiler kurduğu, hatta 1925te bir Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması yaptığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği(SSCB) ile ilişkilerinin yavaş yavaş eski düzeyini yitirmesine yol açmıştır.


Dünya süratle yeni bir büyük savaşa yaklaşırken Türkiye uluslararası ortamdan da yararlanmak suretiyle 1932de dönemin en önemli uluslararası örgütü Milletler Cemiyetine (MC) üye olarak kabul edilecek, 1936da Lozan Boğazlar Sözleşmesini Türkiyenin lehine değiştiren Montrö Boğazlar Sözleşmesinin imzalanmasını sağlayacak ve 1939da Hatayın Türkiyeye iltihakını gerçekleştirecektir. 1930lar aynı zamanda, Türkiyenin uluslararası alandaki varlığının perçinlendiği bir dönemdir.

 

 

 

Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi 2 Eğitim Seti İçin Tıklayınız...